5 Eylül 2011 Pazartesi

Filmlerdeki bilinçaltı mesajlarına dikkat

Bilinçaltımız, buzdağının görünmeyen kısmı gibi. Zihnimizdeki gizli sistem. Bu nedenle biz farkında olmadan pek çok şeyden etkileniyor. Özellikle sinemada, daha çok reklam amaçlı kullanılan 25. kare tekniğinden...




Televizyon kanallarında ve sinemalarda gösterilen filmler kuşkusuz insanların en büyük eğlencelerinden biri. Ortalama 2 saat kadar süren filmler kişiyi eğlendirse de bazı riskleri beraberinde getiriyor. Seçilen kanallar karşısında saatlerini geçiren kişiler olumlu olumsuz birçok uyarana maruz kalıyor. Bilinçaltı mesajlar da bunlardan sadece biri.

Evlerinde herhangi bir televizyon kanalındaki dizi, film ya da çizgi filmi seyreden insanlar aynı zamanda "Sübliminal Mesaj, 25. Kare" denilen yöntemle bilinçaltlarına gönderilen mesajlara maruz kalıyor. Seyirciler izledikleri yayınlardan farkında olmadan etkilenebiliyorlar. Özellikle bazı filmlerde algılanamayacak kadar kısa sürelerle gösterilen fotoğraf kareleri reklam amaçlı olabilirken kimi zaman şiddet ya da cinsellik içerikli kareler halinde insanların bilinçaltına saldırıyor.

Bilinçaltı kavramına açıklık getiren uzman psikolog Zafer Akıncı, "Bilinçaltı bizim otomatik, düşünmeden ve istemsizce yaptığımız duygu, algı ve davranışlarımızın kontrol edildiği zihin bölümüdür. Bilinçaltı, insan yapısında buzdağının görünmeyen kısmına benzer. Kişinin davranışları üzerinde oldukça etkili olan zihinde yer etmiş gizli bir sistemdir. Bilinçaltı bilinçli bir halde yapılan sorgulama gibi zihinsel faaliyetlerde bulunamaz. İnsana baskı yapan doğrudan uygulayıcı bir sistemdir. Bilinçaltına yerleşmiş düşünceler, bilgiler bireyde bir davranış ve duyguya dönüşür. Dolayısıyla bilinçaltına giren bir bilgi bireyin karar, davranış, duygu, algı, tepki gibi tüm zihinsel faaliyetlerinin asli belirleyicisidir. Zihinsel tüm faaliyetleri ya doğrudan ya da dolaylı yoldan etkiler. Bu, alışverişteki alacağınız markadan oy vereceğiniz partiye ve seveceğiniz filmlere kadar hemen her şeyi kapsar." diyor ve ekliyor: "Bilinçaltına bir mesajı iletmeyi başarabilirseniz o kişinin seçimlerini, kararlarını, hayata bakışını, görüşünü, tepkilerini, duygularını ve davranışlarını etkilersiniz."

Çizgi filmlerde bilinçaltı mesajlar kullanılıyor
Çocukların seyrettiği birçok çizgi filmde de bu yöntemin kullanıldığını anlatan Akıncı şunları sıralıyor: "Mesela Aslan Kral, Jessica Rabbit, The Rescuers çizgi filmlerinde müstehcen gizli içerikler ve bilinçaltı mesajlar çokça kullanıldı. Europa, Kuzuların Sessizliği, Dövüş Kulübü filmlerinde ve birçok reklam filmlerinde de bilinçaltı mesaj içeren kareler var. Bu yöntemi kullananlar, ya hassasiyet gösterilen küçük çocuk ve bebekleri ya da kadın cinselliğini kullanıyorlar. Bilimsel olarak da ortaya çıkarıldı ki cinsel uyaranlara fazla maruz kalan insanlarda ağır kişilik bozuklukları görülebiliyor. Dolayısıyla film seyrederken dahi dikkatli olunması gerekiyor."
Psikolojik danışman Nevzat Özer de çocuğuna birçok çizgi film ve televizyonu yasakladığını söylerken şunları dile getiriyor: "Kimi çizgi filmlerde bayan figürleri çocuklara cinselliği çağrıştıracak tarzda abartılı şekilde seçiliyor. Küçük yaşlarda bu uyaranlarla tanışan çocuklarda bazı şeylerle erken yaşlarda irtibatlı olmasından dolayı ergenliğe giriş yaşı da düşüyor. Bize gelen kimi vakalarda 13-14 yaşlarında kız çocuklarının hamile kaldıklarını öğreniyoruz. İyiyi kötüyü ayırt edemeyecek yaşta bu tür şeylere maruz kalan çocuğun kişilik gelişimi de altüst oluyor. Baktığınız zaman çizgi filmlerin yaklaşık yüzde 80'i şiddet içeriyor. Bunları gören çocuk akranlarına da aynısını yapmaya başlıyor. Daha da kötüsü, ölüm olgusu çocuğa zamanla sıradan geliyor."

25. kare tekniği nedir?
Sinema filmleri art arda gelen fotoğraf kareleri ile ortaya çıkıyor. Gördüğümüz bir anlık görüntü, 24 fotoğraf karesinden oluşuyor. Sonrasında verilmek istenen mesajla birlikte 25. kare oluşturuluyor. Son kare olan 25. kare de anlık bir görüntüden ibaret oluyor. 1 saniyede 24 fotoğraftan oluşan bir görüntü ortaya çıkacakken 1 saniyede fotoğraf sayısı bir artırılarak 25'e çıkarılıyor ve 25. fotoğraf karesi de verilmek istenen mesajdan oluşuyor. Filmi izlerken fark edilmesi neredeyse imkânsız olan 25. fotoğraf karesi ilk bakışta algılanamasa da insanların bilinçaltına ulaşıyor.

1971'den beri kullanılan bir teknik
5 Temmuz 1971 tarihli Time'ın arka kapağında çıkan bir içki markasının reklamında sübliminal mesaj tekniği kullanılmıştı. Reklamda bardaktaki buzlar üzerinde gizlenmiş bir şekilde cinsel içerikli yazılar yazılırken reklam sayesinde firma 1,5 milyon dolarlık satış yapmıştı. Bunun üzerine reklamla ilgili yapılan araştırmada bu reklam deneklere gösterildiğinde, deneklerin yüzde 60'ı reklamın kendilerinde uyandırdığı etkiyi, heyecanlanma, romantizm, duyguları okşayıcı gibi ifadelerle tanımlamıştı.

Zaman Cumartesi

Mavi Yeşil dergisinin 71. sayısı raflarda...

2 aylık periyotlarla çıkan kültür-sanat ve edebiyat dergisi Mavi Yeşil'in 71. sayısı (Eylül-Ekim) raflardaki yerini aldı.



Mavi Yeşil dergisi 71. sayısıyla elinize ulaşıyor. 
Bu yaz, oldukça hareketli günler yaşadık. 
Milletvekilliği genel seçimleri yapıldı ve ardından yeni hükümet kuruldu. Her yönüyle gündem olan “sınav” maratonu bu yaza damgasını vurdu. Bu yazın en önemli gündem maddesi hiç kuşkusuz futboldaki “şike” tartışmalarıydı. 
Eylül, yeni bir dönemin başlangıcı ve biz de yeniden başladık. Bu sayımızda bir şiiri incelenen Ahmet Haşim, biraz da yeni yetme şairleri eleştirmek amacıyla olsa gerek “Mecmualar” başlıklı yazısında; 
Gazete idarehanesindeki biriken edebi mecmuaların yapraklarını karıştırıyorum.Bunların içinde saldideleri (yıllanmış), gençleri ve henüz intişara başlamış olanları var.  
Fakat kapakları çevrilerek münderecatlarına göz atılınca, derhal aralarındaki yaş farkları siliniyor ve hepsi de insana bir buruşuk çehre ile bakıyor: Aynı şeyleri söylemek için bu kadar nesillerin birbiri arkasından gelmesine ne lüzum vardır?” diyor. 
Biz, dersimizi aldık, dergimizin bu sayısına öncekilerden güzel yazılar yerleştirdik. 
Bu sayının kapak şairi Abdullah Şevik. Kamil Akdoğan, Serdar Çakıcıoğlu, Mustafa Alagöz, Sebahattin Demirci, T.Ayhan Çıkın ve Tevfik Hatipoğlu, bu sayının diğer şairleri… 
İsmail Aykanat, Hande Olgar ve Özlem Dengiz, sevimli birer yazılarıyla katıldılar bu sayıya. 
Maksut Yiğitbaş, tarihsel olayların izini sürerek Âkif ve şiirini değerlendirdi. Hakan Bilge, sinema yazılarını sürdürüyor. 
Gönül Türüt bu sayıda, Ahmet Haşim’in bir şiirinde şiirin izlerini aradı. Dergimize yeni katılan isimlerden Hüseyin Özdemir, adından çok söz edilen 1984 romanını; Nazife Yıldırım ise Aşk romanında insanları değerlendirdi. 
Edebiyat metinlerini yeni bir anlayışla irdelemeyi sürdüren Esra Polat, bu kez Oğuz Atay’ın bir öyküsünde kimlik kavramını sorguladı. 
Bu sayının kapsamlı yazısında İlker Aslan, bu yılın romanı Taş Uykusu hakkında -roman hakkında yazılanların en güzelini- yazdı. 
Bu sayımızın üç öyküsünü Elif Balcı Kaştaş, Elif Albayrak ve dergimize yeni katılan İrfan Bolat yazdı.

71. sayının içindekiler 
Şimdi Sen/A.ŞEVİK…1 
Oyun Bitti Sevecen/K.AKDOĞAN…3 
Eğlence/S.ÇAKICIOĞLU…4
Mahzun Çocuk/M.ALAGÖZ…4 
Yolculuk/S.DEMİRCİ…4 
Bir Başka Yürek/T.A.ÇIKIN…4 
“Taş Uykusu”ndan Uyanmak/İ.ASLAN…5 
Varoluş ve Ölüm/H.BİLGE…8 
Ahmet Haşim’in Şiirindeki Şiir/G.TÜRÜT…10 
Beyaz Mantolu Adam ve Kimlikleri/E.POLAT…12 
Elif Şafak’ın Aşk Romanında İnsan/N.YILDIRIM…13 
Mehmet Akif Ersoy ve İstiklâl Marşı/M.YİĞİTBAŞ…14 
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört/H.ÖZDEMİR…16 
Vesvese/İ.AYKANAT…17 
Resim Yapmak/Ö.DENGİZ…18 
Oda/E.B.KAŞTAŞ…19 
Karartıların Kıyısında/İ.BOLAT…20 
Son Söz/E.ALBAYRAK…22 
Konya Sultanının Rüyası/T.HATİPOĞLU…23 
“İskender Öldü” Dediler/H.OLGAR…23


İrtibat:
Davut BEKÂR
bilgi@maviyesildergisi.com
www.maviyesildergisi.com

3 Eylül 2011 Cumartesi

Kayahan'ın kızını eğiten Hadis-i Şerif


Sevilen sanatçı Kayahan, kızını nasıl eğittiğini anlattı…

Pop müziğin duayenlerinden Kayahan, iki yıllık bir aradan sonra 'Seninle 365 Gün' isimli bir single çalışmasıyla sevenleriyle buluştu. Sevgi ve fedakârlığı anlattığı şarkısını sanal ortamda bedava dağıtan sanatçı, son dönem şarkıların etik olmadığından dert yanıyor. Şarkıların kadınların aleyhine olduğunu söyleyen Kayahan, "Aile yapısının bozulmasında müziğin de etkisi var." diyor.

Biz onu hep duygusal şarkıları ve elinden düşürmediği gitarı ile tanıdık. "Yolu sevgiden geçen herkesle bir gün bir yerde buluşuruz" sloganıyla hayranlarının sevgisini kazanan Kayahan, iki yıllık bir emeğin ürünü olan 'Seninle 365 Gün' isimli single'ı sevenleriyle buluştu. Sanal ortamda şarkıyı bedava dağıtan sanatçı, bu plakta, sevgi ve fedakârlığı anlatıyor. Toplumda kadına verilen değerin azaldığını ve şiddetin artmasının da bunun kanıtı olduğunu dile getiren Kayahan, "Aile yapısının bozulmasında müziğin de etkisi var." itirafında bulunuyor. Son dönem şarkılarının etik olmadığı kanaatine varan ünlü sanatçı, "Günümüz şarkıları kadınların aleyhinde. İçerik bakımından da kadına ihtiyaç duyulmayan bir anlayış var." diyor. Bir kız evladı yetiştirdiğini belirten Kayahan, şarkıların ahlaki yönden kendisini tedirgin ettiğini söylüyor.

Çalışmalarının dışındaki tüm zamanını ailesiyle birlikte geçiren sanatçı, kızı Aslı Gönül'ün eğitiminden bahsediyor. Her yıl karnesinden tam not alan Aslı Gönül, okul birinciliği ile geliyor. Ancak Kayahan bunun kendileri için çok önemli olmadığını belirterek, "Aslı Gönül'ün öğretiminden çok eğitimine çaba gösteriyoruz." diye konuşuyor. 'Onu nasıl eğitiyorsunuz?' sorusuna bir cümleyle cevap veriyor sanatçı: "Öncelikle, başkalarını düşünmeyi öğretiyoruz."

Somali'ye yapılan yardımı hatırlatarak, geçtiğimiz haftalarda STV'de yapılan yardım kampanyasına kızının, kendiliğinden "Baba ben de Somali'deki kardeşlerime yardım etmek istiyorum." dediğini söylüyor. Üstelik o gün, kumbarasında para olduğu halde, kumbarasından değil, çeyiz sandığından bir altın çıkardığını anlatıyor. Bunun verdikleri eğitimin bir karşılığı olduğunu söyleyen Kayahan, kızının 'Müslüman kardeşi açken tok yatan bizden değildir.' hadis-i şerifini öğrendikten sonra, başkalarına karşı sorumluluk duygusu taşımaya başladığını anlatıyor. Ayrıca, kızının birini uğurlarken 'Allah'a emanet ol!' demeye özen gösterdiğini söyleyerek, konuşmalarına da çok önem verdiğini söylüyor.

Bugüne kadar, Allah'ın kendisine çok fazla lütufta bulunduğunu söyleyen sanatçı, "Verdiği bir nefes için akşama kadar şükretsek kâfi gelmez." diyor. Bunun yerine elindeki nimetlerin kıymetini bilerek şükrünü ifade ettiğini belirtiyor. Evde asla ekmek ya da başka bir şey israf ettirmiyor. Alışverişte de dikkatli davranan sanatçı, gereksiz yere alışveriş yapmıyor. İsraf deyince söz Somali'ye geliyor. Somali'de yaşanan dramdan ailecek etkilendiklerini anlatan Kayahan, özellikle mübarek Ramazan ayında Somali'de bu manzaraları görmenin çok acı olduğunu anlatıyor. Sanatçı, bu yılki zekât ve fitrelerini oraya göndermiş.

Zaman

30 hattat 30 cüz Kur'an'ı aynı anda yazdı


Dubai, Ramazan ayında hat sanatı alanında önemli bir faaliyete ev sahipliği yaptı.

Türkiye, B.A.E., Mısır, Suriye, Katar, İspanya, Cezayir, Tunus, Irak, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerden davet edilen 30 hattat birer cüz paylaşarak Kur'an-ı Kerim'i baştan sona yazdı. Aynı ebat, renk ve özelliklere sahip kâğıtlara, standart kalem kalınlığıyla ve siyah is mürekkebi kullanılarak aynı zaman diliminde yazılan 30 cüz, 27 Ağustos gecesi tamamlandı. Aynı gece Birleşik Arap Emirlikleri Kültür, Gençlik ve Birlik Bakanı Abdurrahman el-Uveys'in de katılımıyla resmî bir tören düzenlendi ve hattatlara takdir beratı ile ödülleri takdim edildi.

Hattatlar buluşmasına Türkiye'den Mümtaz Seçkin Durdu, Fatih Özkafa, Aydın Kızılyar, Nurullah Özdem, Elif İlter ve Nalân Kutsal ile jüri üyesi olarak Mehmed Özçay davet edildi. Bu yıl üçüncüsü yapılan Uluslararası Kur'an-ı Kerim Buluşması'nın önümüzdeki yıllarda da yine Ramazan aylarında tekrarlanması planlanıyor. Etkinliğe jüri üyesi olarak katılan hattat Mehmed Özçay, hat sanatıyla ilgili resmî faaliyetlerin, Birleşik Arap Emirlikleri'nde yoğunlaştığına dikkat çekerek, "Bu faaliyetin tesiriyle hat sanatına ciddi bir hareket kazandırılıyor. Böylelikle, yeni kabiliyetlerin keşfine ve hattatların sanatlarını geliştirmelerine önemli katkıda bulunuluyor. Bilhassa bu Kur'an-ı Kerim buluşması, vahiy kâtipleri olan hattatları en üst seviyede onore etmektedir. Şahsen, hat sanatına başladığım yıllarda böyle şeyleri hayal bile edemezdim." dedi.

Hattat Fatih Özkafa ise bir hattatın sanattaki nihaî gayesinin ise Kur'an-ı Kerim'i olgun ve estetik bir tavırla yazabilmek olduğunu belirterek "Kur'an-ı Kerim'in, gerek daha iyi anlaşılmasına gerekse daha güzel bir şekilde san'ata aksettirilmesine yönelik her türlü gayret, köklü bir medeniyet telâkkisine işaret eder. Hat sanatı, Kur'an-ı Kerim'in en güzel şekilde yazılması esası üzerinde gelişmiştir ve Türk-İslâm medeniyetinde yazma Mushaf geleneği yüzyıllardır devam etmiştir. Bu projeye dahil olan her hattat sadece bir cüz yazmış olsa da, böyle bir şereften hissedar olmak bizim için iftihar vesilesidir." şeklinde konuştu.

Ajanslar

1 Eylül 2011 Perşembe

Erguner: Yaradana sığınmaktan başka çare yok

Sufi müziğinin dünyaca ünlü ismi Kudsi Erguner, 'İnsan tabiatında olabilecek en düşük seviyeli hisler dün ayıp iken bugünün vahşi kapitalizminin en büyük sermayesini oluşturmakta. Arifesinde olduğumuz felaketlerden kendimi dahi koruyacak gücümün olmadığının farkındayım. Bu nedenle yaradana sığınmaktan başka çare olmadığına inanıyorum' dedi.

İstanbul, Ankara ve Bursa geçtiğimiz hafta sufi müziğinin dünyaca ünlü ismi Kudsi Erguner’i ağırladı. 3. Avea Sıra Dışı Müzik Konserleri kapsamında sahne alan ney üstadının ‘Sufiyan’ isimli yeni albümü de yine geçen hafta Equinox Müzik etiketiyle yayınlandı. Mustafa Itrî’nin segâh makamındaki Mevlevi ayinine getirdiği düzenleme dışındaki tüm eserlerin kendisine ait olduğu albümde Erguner, üst üste kayıt yöntemiyle bütün enstrümanları da kendisi seslendiriyor. Yeri gelmişken, sunduğu ney ve akıl fikir demetinden biz de nasibimizi aldık, iki arada bir derede. Sufi geleneğini çağrıştırmasının yanında ‘Sufiyan’ İran’da bir bölgenin ismi, Doğu Azerbaycan tarafında. Albüme bu ismi vermenizin sebebi nedir? Sufiyân kelimesi, farsça ‘Sufiler’ anlamına geliyor, bizim dilimizde ise, tekke musikisinde kullanılan ‘Sofyan’ usulü veya suficesine anlamına gelen ‘sufiyane’ kelimelerini çağrıştırıyor. Son albümüme bu adı vermemin sebebi ise içeriğinin Sufi müziğinin eski repertuvarından değil benim beste ve doğaçlamalarımdan oluşması. Albümde üst üste kayıt yaparak tüm neyleri, bendirleri ve mazharları seslendirmişsiniz. Bu partileri farklı müzisyenlere çaldırmak yerine bizzat seslendirmeyi tercih etme sebebiniz ne? Projenin asıl amacı; genç yaşımdan itibaren uzun yıllar beraber ney üflemek bahtiyarlığına eriştiğim, rahmetli Hayri Tümer, babam Ulvi Erguner, Aka Gündüz Kutbay, Doğan Ergin ile arşivlerden dinleyerek hayran olduğum dedem Süleyman Erguner, Neyzen Tevfik, Halil Dikmen gibi üstad neyzenlerin şahsımdaki anılarını ve etkilerini yansıtmak. Albümde geleneksel ve Avrupai neyleri karşılıklı olarak doğaçlayarak bir doğu-batı diyalogu tutturmuş gibisiniz. Bu diyalog kültürel ve siyasi anlamda sizin için ne ifade ediyor? Sanat eserlerinde Doğu-Batı diyalogunun gerçekleşebilmesi çok güç. Batılılaşmaya çabalayan doğunun fikir ve sanat adamlarının ürünleri ile Batılı sanatçıların Doğu hakkındaki önyargılarının hayal alemine yansıdığı oryantalist eserlerini bir diyalog olarak kabul etmek mümkün değil. Siyasi anlamda, yıllarca sömürülmüş sonra da bağımsızlık ümidi ile eski sömürücülerine gizlice bağlanmış ülkeler bugün de gerek siyasi gerek kültürel anlamda yeni bir yaptırıma zorlanmaktalar, ki bunun adı da diyalog(!) Bu yeni ümidin gerçekleşebilmesi için ancak iki medeniyet, iki kültür, iki din, hatta iki kişinin birbirinden farklı değerleri fikirleri, sanatları olabilmeli , aksi takdirde ortaya çıkan diyalog değil monologtur. Sonuçta diyalog bir çeşit asimilasyon yani güçlü olanın zayıf olanı kendine benzetmeye zorlaması ve onu eritmesi ile eşanlamlı olmakta. Daha evvel de söylediğim gibi, iki farklı medeniyet arasında diyalog değil adilane bir birliktelik olmalı. Tam da bu konuda yazdığınız ‘Fuga’ isimli parçadan söz edelim mi? 15 yüzyıldan 16. yüzyıla kadar İtalyan ve Fransız bestecilerin kanon için kullandıkları terimdir Fuga. Burada da doğu-batı usüllü neylerin bir çeşit kanonundan söz edebilir miyiz? Kaçış anlamına gelen Fuga, farklı melodilerin birbirini kovalamasıdır. Bu eserden maksadım, İstanbul’da makam estetiğiyle ney üfleyen bir neyzen ile onun etrafını saran diğer Avrupalı neyzenlerin arasındaki çelişkileri yansıtmaktı. Bir yandan kaçıp kurtulmaya çalışan tefekkür içinde ağırbaşlı bir neyzen, diğer yandan onu bambaşka bir dünyaya çekmeye uğraşan neylerin poli melodisi. Ben o ortadaki Doğulu neyzenim. Etrafımdaki Batılı melodileri anlayıp onların dillerini konuşabiliyor lakin, her şeye rağmen kendi estetiğimi bozmadan kalabiliyorum, hatta kendi dilimde onlarla sohbet edebiliyorum. Kitabını da yazdığınız şu ney üfleme tekniğinizden bahsedelim isterim. Bir müzik aletini çalabilmek insanların kabiliyetine bağlıdır, bu nedenle herkese uygulanabilecek standart bir zaman söz konusu olamaz. Ancak başlarken neyden ses çıkarmakta çoğu kimse zorluk çektiğinden kısa zamanda cesaretleri kırılıyor, bu da bir çeşit sabır sınavına dönüşüyor. Sözünü ettiginiz ney metodunu ben yazmadım. Kendi kitaplarımda sadece ney eskiden nasıl, nerede öğretilirdi onu anlattım. Müziğimizin metotla öğrenilebileceğine inanmıyorum, tüm geleneksel sanatlar gibi müzik, özellikle ney, bir ustasından öğrenilir. Aslında biraz eskimiş bir tartışmadır ama değinmeden geçmeyelim, tasavvuf müziğinin modernize edilmesini nasıl karşılıyorsunuz? Öncelikle altını çizmek istiyorum, Tasavvuf müziği eski tekkelerde ayinlere eşlik etmek üzere tasavvufi şiirlerin müziğe uygulanması ile oluşan müzik çeşididir. 1925 yılında tekke ve dergâhlar kapatılınca Mevlevi Ayinleri, ilahiler, nefesler, tevsihler, naatler, gazeller ortamından kopmuş tarihi bir müzik mirası durumuna indirgenmiştir. Günümüzün muhafazakar Türk insanı kaybedilen değerlerin nostaljisi içinde yeni gelenekler üretmekte, çoğu kez en yozlaşmış şeylere, değerli bir miras gibi bağlanmakta. Bugün icra edilen ve adına tasavvuf müziği denilen müzik 80’li yıllardan sonra bazı eski gazino sanatçılarının yeni oluşan dindar kalabalığı sömürmesinden ibarettir. Sonuçta şu yozlaşmış versiyonun dışında üretilen her şey gelenek dışı ve modern zannediliyor. Etkilendiğiniz müzisyen ve fikir adamları kimler? Gençlik yıllarımdan beri Mevlana’nın, Feriduddin Attar’ın, Molla Cami’nin eserleri benim yaşamıma ışık tutmuş, gerek batılı gerek Türk, tüm diğer okuduğum, dinlediğim, gördüğüm eserlerden bambaşka bir mânâ ile zevk almamı sağlamıştır. Bunların arasında başta Eflatun olmak üzere Eski Yunan filozoflarini, Tagor’u, Muhammed İkbal’i, Nietzsche’i, Sartre’ı; müzisyenlerin arasında da Bansuri flüt ustasi Panal Algaush, sah nay ustası Bismillah Khan ve sitar ustası Vilayet Khan ile İngiliz flütist James Galway, flamenko ustası Camaron ve Paco de Lucia’yı sayabilirim. Dünyanın gidişatını nasıl buluyorsunuz? Tarihe bakıldığında hiçbir dönem insanların rahat ve huzur içinde yaşadıkları söylenemezse de bugün dünyanın her yönden, dünden daha endişe verici bir halde olduğu gerçek. Artı; korku, yarın endişesi, hırs, kıskançlık, düşmanlık, servet, mal mülk hevesi... Kısaca insan tabiatında olabilecek en düşük seviyeli hisler dün ayıp iken bugünün vahşi kapitalizminin en büyük sermayesini oluşturmakta. Medeniyet adı altında bu vahşet, İslam dini de dahil, kendisine engel olabilecek bütün değerleri sel gibi yıkıp geçmekte. Arifesinde olduğumuz felaketlerden kendimi dahi koruyacak gücümün olmadığının farkındayım. Bu nedenle yaradana sığınmaktan başka çare olmadığına inanıyorum. Bu sığınmanın da gereklerini en azından şahsen yerine getirmeye çalışıyorum. Kaynak: Radikal